İklim Sanatı: Krizi Görünür Kılmak, Ortak Yaşamı Yeniden Düşünmek

Agora
-
Aa
+
a
a
a

9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek COP31 Zirvesi’ne doğru geri sayım sürerken, iklim krizini biz de Agora olarak kültürün ve sanatın dönüştürücü ve sorgulayıcı dili üzerinden tartışmaya açıyoruz.

""
İklim Sanatı: Krizi Görünür Kılmak, Ortak Yaşamı Yeniden Düşünmek
 

İklim Sanatı: Krizi Görünür Kılmak, Ortak Yaşamı Yeniden Düşünmek

podcast servisi: iTunes / RSS

Merhaba, Agora'ya hoş geldiniz. Ben Ece. Bugün burada sanatın ifadesini konuşmak için toplandık. İletişim ve sanat çalışmaları çerçevesinde sanatın bir araç olarak kullanılmasını ele alacağız. Sanatın her dalı başka bir ifade sunarken biz onu olabildiğince anlamaya, anlamlandırmaya çalışacağız. Geçtiğimiz bölümde konuğumuz oyuncu ve müzisyen Doruk Ordu'ydu. Kendisiyle müziğin ve tiyatro sahnesinin ortaklığından beslenen çok yönlü üretimini konuştuk. Doruk Ordu aynı zamanda Prenslerin Öcü grubunun kurucularından. Sohbetimizde sahnede oyuncu olarak var olmakla bir rock grubunun kolektif enerjisini yönetmek arasındaki farkları ele aldık. Grubun manifestosuna değindik. Özel bir komedi çabası gütmeden sadece içinde bulunduğumuz komik durumu nasıl anlattıklarını dinledik kendisinden. Bölümü Apaçık Radyo'nun Agora podcast serisinden dinleyebilirsiniz siz de.

Bu bölüm biraz özel de bir bölüm olacak açıkçası. Antalya'da 9-20 Kasım arasında düzenlenecek olan COP 31'den bahsedeceğiz. Bu kez COP 31'de diplomasi, finansman, enerji dönüşümü ve uyum politikalarının konuşulduğu bir toplantı olacak yine. Fakat kriz sadece müzakere metinlerinde, emisyon tablolarında ya da sıcaklık eğrilerinde yaşanmıyor ne yazık ki. Kentlerde günlük akışa vuruyor artık. Tarım ve gıda sisteminde, kıyıların biçiminde, kayıp duygusunda, geleceğimiz için kurduğumuz hayallerde ve tabii ki görsel kültürde işliyor bu durum. Türkiye'nin ev sahipliğindeki COP 31'in uygulama vurgusu tam da bu nedenle sanat alanı için gerçekten bize verimli de bir soru açıyor. Şöyle; bilimsel olarak bildiğimiz bir şeyi toplumsal olarak nasıl anlamlı, duyulur ve tartışılır hale getiririz sorusunu biraz konuşacağız bugün.

İklim değişikliği tabii bugün geleceğe ait soyut bir çerçeve senaryosu değil elbette. Ölçülebilen ve etkileri şimdiden hissedilen ve hatta çok önceden başlamış bir dünya sistemi dönüşümü. IPCC'ye göre... (Bu arada önceden kısa açıklamak istiyorum. IPCC, Birleşmiş Milletler çatısı altında çalışan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, yani bilimsel bir değerlendirme organı. 1988'den beri de iklim değişikliğiyle ilgili dünyadaki bilimsel araştırmaları değerlendirip kapsamlı raporlar hazırlıyor.) IPCC'ye göre bugün artık çok net bildiğimiz bir şey var: Küresel ısınmanın temel nedeni insan faaliyetleri ve özellikle sera gazı emisyonları. Dünya sanayi öncesi döneme göre yaklaşık bir dereceden fazla ısınmış durumda ve son yıllar ölçüm tarihinin en sıcak yılları arasında yer alıyor. Türkiye'de sera gazı emisyonları yüksek seviyede açıkçası. Bu zaten bildiğimiz bir şey. Ve bu emisyonların çok büyük bir bölümü enerji sektöründen kaynaklanıyor.

Yani elimizde iklim krizinin varlığını ve boyutunu gösteren oldukça güçlü bilimsel veriler var. Fakat tabii rakamlar bize krizin fiziksel olarak ne kadar büyük olduğunu gösterebilirken insanların bu krizi nasıl algıladığını, nasıl hissettiğini ya da neden harekete geçip geçmediğini tek başına açıklayamıyor elbette. İklim bilgisinin kamu alanına aktarılmasında bir diğer önemli ayrım da göstergeler arasında yapılmalı diye düşünüyoruz. Küresel ortalama sıcaklık, okyanus ısısı, deniz seviyesi, buzul tabakalarının kütlesi, sera gazı yoğunlukları, kuraklık eğilimleri, aşırı hava olayları aynı şeyi çözmüyor. Bir ülkede toplam sera gazı emisyonu o ülkenin belirli bir yıl içinde ne kadar ısındığını da doğrudan söylemiyor açıkçası. Aynı şekilde tek bir sıcak hava dalgasının küresel iklim sisteminin tümünü açıklayamadığı gibi.

İklim değişikliğini anlamak için bahsettiğim gibi tek bir veriye değil birbirinden bağımsız birçok verinin değerlendirilmesine bakmak gerekiyor. Sanatın da bu ayrımı koruması gerekiyor. Bir sanatçı ağaç, plastik ya da kurak toprak üzerinden çalışırken bu malzemenin temsil ettiği bilimsel olgunun hangi göstergeye dayandığı açık olmalı aslında. Aksi halde iklim krizi her çevresel sorunu açıklayan bulanık bir sözcüğe dönüşüyor. Şimdi bu ayrım Türkiye için de oldukça önemli. Mesela TÜİK'in yayınladığı sera gazı verileri bize Türkiye'nin ne kadar emisyon ürettiğini ve bu emisyonların hangi alanlardan kaynaklandığını açıkça gösteriyor. Ama sıcaklıkların bölgelere göre nasıl değiştiğini, yağışların nasıl etkilendiğini, kuraklığın, su sıkıntısının, yangın riskinin ya da tarımsal kayıpların nasıl geliştiğini anlatmak için başka verilere ve başka araştırmalara ihtiyaç var. Yani "Türkiye iklim değişikliğinden etkileniyor" demek evet doğru, basit bir söylem ama tek başına asla yeterli değil. Bu dünya için de böyle.

Özellikle COP 31 öncesinde kültür ve sanat kurumları bu genel ifadeyi daha somut ve doğrulanabilir bilgilerle destekleyebilir diye düşünüyoruz. Mesela hangi bölgede kuraklık artıyor? Nerede yağış düzeni değişiyor? Hangi tarımsal üretim bundan etkileniyor? Bu tür yerel veriler kullanıldığında sanatın diliyle bilimsel doğruluk birbirine rakip olmak ya da bir seçenek gibi sunulmak yerine destekleyici oluyor. Sanat bir anlamda iletişim aracına dönüşüyor.

Tabii burada başka bir önemli meseleye de geliyoruz. Bir şeyi bilmek mutlaka harekete geçmek anlamına gelmiyor. İnsanlar iklim değişikliğinin gerçek olduğunu kabul edebilirler ve ediyorlar da. Risklerin arttığını anlayabilirler. Hatta bu durumdan kaygı da duyabilirler. Ama tüm bunlar günlük davranışlarını, oy verme tercihlerini ya da kurumsal kararlarını, birlikte hareket etme biçimlerini aynı ölçüde değiştirmeyebiliyor. Bunu gösteren geniş ölçekli araştırmalar da var. Mesela 27 ülkede 10.527 kişiyle yapılan bir deneyde, insan kaynaklı iklim değişikliği konusunda bilim insanları arasında güçlü bir uzlaşma olduğu bilgisinin paylaşılması insanların yanlış bildiği bazı noktaları belirgin biçimde düzeltmiş. Fakat bu bilgi, iklim konusundaki kaygıyı ve inançları daha sınırlı ölçüde değiştirmiş. İnsanların kamusal iklim eylemlerine verdiği desteğe de aynı güçte yansımamış açıkçası. Bu önemli bir veri aslında insanların davranışları ne kadar etkileniyor anlatırken.

63 ülkede yaklaşık 59 bin 440 kişiyle yapılan başka bir araştırma var. Burada da benzer bir sonuç alınıyor. İklim iletişiminde herkeste aynı sonucu verecek tek bir 'en iyi' mesaj yok. Aslında ana mesajımız bu. Bir mesaj insanların iklim değişikliği konusundaki inançlarını etkileyebiliyor ama politika desteğini aynı ölçüde değiştiremeyebiliyor. Başka bir mesaj bilgi paylaşma isteğini artırabiliyor ama daha fazla çaba gerektiren davranışlarda aynı etkiyi yaratmayabiliyor. Kısacası "insanlara daha fazla bilgi verirsek daha fazla harekete geçerler" düşüncesi çok basit, biraz da sığ kalıyor. Bilgi elbette önemli ama tabii ki tek başına yeterli değil.

Bu yüzden sanatın önemi de işte burada daha da belirginleşiyor. Sanat tabii ki atmosferik ölçümün, iklim modelinin, saha ekolojisinin ya da istatistiksel çıkarımların alternatifi değil. Böyle bir şey düşünmüyoruz. Bu sayılamaz da zaten. Onun özelliği bir anlamda bilginin duygusal ve kültürel hayata müdahale etmesi. Mesela buz tabakası kaybı bir grafikte yıllara yayılan kütle değişimi olarak okunabilirken, bir kent meydanında eriyen gerçek bir buz kütlesi zamanın hissedilebilen bir ölçüsüne dönüşebiliyor. Bununla ilgili ileride örnek vereceğim. Kıyı ormanlarının ölümü uydu görüntülerinde ya da hidrolojik modellerde izlenirken, yapraksız ağaçların Manhattan'ın ortasına taşınması gündelik yaşamın içinde aslında bir uyumsuzluk yaratıyor. Bu yaklaşım bilimi kolaylaştırmaktan çok öte bir şey. Yani sadece iletişimden ibaret değil. Hangi varlıkların dikkate değer sayıldığına, hangi zaman ölçeklerinde düşündüğümüze ve insanın çevresinden ayrı mı yoksa onun içinde ve ona bağımlı mı bir tür olduğuna ilişkin kültürel bir çerçeve getiriyor.

Sanatla ekoloji arasındaki bağ bugün iklim aktivizmiyle başlamıyor aslında. 60'lar ve 70'lerden itibaren sanat nesnesinin galeri duvarlarının dışına taşması ki bundan daha önceki programlarda da bahsettik, arazi, toprak, su, enerji, bitki örtüsü ve jeolojik süreçlerin doğrudan üretimin parçası olması çevresel sanatın aslında dönüştürücü bir gücü haline geliyor. James Nisbet'in döneme ilişkin bir çalışması var; ekolojik sanatın açık havada gerçekleştirilen ya da doğal malzeme kullanılarak üretimle sınırlandırılamayacağını, ekoloji düşüncesinin farklı mecralarda maddeyi, enerjiyi, sistemi ve karşılıklı bağımlılığı yeniden düşünmemize olanak sağladığını gösteriyor. Bu yüzden de land art, environmental art, ecological art ve bugün giderek daha da sık kullandığımız climate art kavramları ortaya çıkıyor. Bunlar varlar ve bizler için bir şeyler ifade ediyorlar. Tabii ki bu kavramlar birbirinin eş anlamlısı olarak sayılmıyor. Doğru da değil. Bir iş yıkımı temsil eder belki. Başka bir iş habitat üretmeye çalışabilir. Biri veriyle çalışır, diğeri organizmalarla çalışır. Bir başkası kurgu yapar, diğeri spekülatif tasarımlarla çalışabilir elbette. Buna biraz bu şekilde bakmamız gerekiyor.

Türkiye'de de ekolojik sanat tartışmasının son yıllarda genişlemesi bu tarihsel arka planın yerelleşmesiyle gerekli kılınıyor. Türkçe literatürde ekolojik sanatı tek bir tarihe indirgemiyoruz. Buradaki asıl mesele, eserin çevreyi konu edinmesinden çok çevresel ilişkileri nasıl kurduğu aynı zamanda. Yalnızca felaketi temsil ediyor diye konumlandırmamamız gerekiyor. Yoksa üretim koşullarını sorguluyor mu? Canlı ve cansız varlıkları malzeme olarak kullanırken mesela bakım, zaman, sorumluluk ilişkilerini nasıl ele alıyor? Yerel bilgiyle kurduğu ilişkinin bir anlatısı var mı? Sadece böyle çok folklorik bir şeyden mi ibaret? Yoksa araştırmanın yönünü hakikaten değiştiriyor mu? Katılım ne aşamada? Sadece izleyici etkinliğe davet ediliyor ve geliyor mu? Yoksa karar alma, bilgi üretme süreçlerinde de işin içine giriyor mu? gibi sorular aslında Türkiye'de sanat ve ekolojinin kültürel referanslarını da genişletiyor.

Toprağın sadece doğa olarak görülmediği; geçim, hafıza, mülkiyet, göç... Suyun estetik bir araç ya da yüzey olarak algılanmadığı; tarım, enerji, kentleşme ve müşterekler meselesi olduğu... Ormanın sadece romantik bir manzara değil; yangın, ormancılık, kırsal emek ve türler arası yaşam alanı olduğunun görülmesi ve aktarılması gerekiyor. Yani çevrenin estetiği bu çeşitliliği anlamak için önemli bir zemin sunuyor bize. Çok yaşamsal bir düşünceden doğuyor aslında. Estetiğin sanat nesnelerinin ötesinde düşünülmesi, doğal ve insan etkisindeki çevrelere de yönelmesi gerektiği fikrinden gelişiyor. Allen Carlson'la özdeşleşen bilimsel bilişselcilik yaklaşımı var. Bu yaklaşım, doğal bir çevreyi ne olarak deneyimlediğimizi bilmek estetik algımızı dönüştürebilir diyor. Jeoloji, biyoloji ve ekoloji bilgisi bir manzarayı sadece biçim ve renk düzeni olmaktan çıkarıp süreçlerin ilişkisi olarak görmemizi sağlar. İklim sanatı açısından bunun karşılığı açık: Ağaç, plastik, toprak ya da deniz yüzeyi sadece bir kompozisyon, biraz önce de söylediğim gibi bir araç, kompozisyon unsuru değil. Fiziksel ve ekolojik süreçlerin gerçekten maddi, elle tutulabilir, görülebilir izleri.

Ekokritik ve politik ekoloji ise tabii çevresel krizi doğa temsilinin ötesine taşıyor. T.J. Demos'un çağdaş sanat, çevresel adalet ve sömürgecilik sonrası siyaset arasında kurduğu bağ, iklim krizinin tek başına atmosferik bir olgu olmadığını bize hatırlatıyor. Üretim ve tüketim rejimleri, sermaye kaynaklı ekstraktivizm (çıkarım), sınıf, ırk, sömürgecilik tarihi, toplumsal cinsiyet, yerinden edilme ve türler arası ilişkiler fiziksel iklim süreçleriyle iç içe geçiyor. Bu yaklaşımın önemli bir yöntemsel sonucu da var. Post-hümanist, anti-antroposantrik ya da kapitalizm eleştirisine dayanan yorumlar meşru kavramsal konumlar olarak var oluyorlar. Tabii ki bunları bilimsel veri gibi sunmuyoruz. Bilimsel olgu, sanatçı niyeti, küratoryal metafor ve eleştirel yorum birbirinden ayrıldığında sanatın etkisi küçülmüyor. Tam tersine hangi tür bilgiyle karşı karşıya olduğumuz konusu daha da görünür hale geliyor. Sanat bu anlamda bizim için etkileyici ve bize destek verici bir yerde konumlanıyor.

İşte bu programda tam da bu ayrımı koruyarak altı vakayı karşılaştırmak istiyorum ben. Olafur Eliasson ve Minik Rosing'in Ice Watch'ı, Maya Lin'in Ghost Forest'ı, Agnes Denes'in Tree Mountain'ı, Pınar Yoldaş'ın An Ecosystem of Excess'i, Cooking Sections'ın İklimcil: Mevsimler Sürüklenirken projesi. Bir de tabii ki 16. İstanbul Bienali'nin Yedinci Kıta konulu bienali var. Bu altı vakayı seçmemin nedeni aslında "en iyi iklim sanatı şudur" sıralaması gibi bir şey yapmak değil tabii ki. Buradaki amaç, gerçek malzemeden spekülasyona, restorasyondan bienal gibi büyük ölçekli sanat etkinliğine, bireysel sanatçı işinden araştırma ve kamu programına uzanan böyle farklı aracılık biçimlerini birlikte görebilmek. Her vakada da bu anlamda beş soru öne çıkıyor: Eser hangi ekolojik olguyla şekilleniyor? Bu olgu hangi estetik stratejiyle algılanabilir hale geliyor? İzleyiciyle kurulan ilişkiyi psikoloji bize ne ölçüde açıklayabiliyor? Eserin kendi maddi ve lojistik ekolojisi hangi etik soruları doğuruyor? Bu da bence önemli. Ve kullanılan iddiaların statüsü ne? Ölçülmüş bilimsel bulgu mu? Sanatçının yorumu mu? Küratoryal metafor mu? Spekülasyon mu? Bunları biraz açacağız. Şimdi buraya döneceğiz, tek tek bunları açıklayacağız ama ondan önce bir psikolojik mesafe konusundan bahsetmek istiyorum.

Çok basitçe bir meseleyi kendimize ne kadar yakın ya da uzak hissettiğimizi anlatıyor bu psikolojik mesafe. İklim sanatı anlamında da çok sık kullanılan bir tabir bu. Uzun süre şu varsayım öne çıkmış: İklim krizini insanlara daha yakın hissettirirsek daha fazla harekete geçerler. Ama araştırmalar bunun bu kadar da kolay olmadığını gösteriyor. Krizi daha yakın hissetmek bazı çevreci tutumlarla ilişkili olsa da bu yakınlık duygusu, daha doğrusu sadece yakınlık değil, kısa müdahalelerle bu katılımı her zaman böyle çok aktif bir şekilde yapamıyoruz. Yoğun hissettirelim dediğimizde, yani iklim krizini yakına getirmek tek başına eylem yaratmaya yeterli olmuyor. Şimdi bu sonuç sanat tarafından bakıldığında onun ne yaptığını daha açık tarif etmeye zorluyor biraz bizi. Yani bir eserin iklim meselesini yakına getirmesi otomatik olarak davranış ürettiği anlamına gelmiyor. Her eser yakınlaştırma amacı da taşımıyor zaten. Bazıları tam tersine bizi insanın dışına, yüzyıllara, jeolojik zamana ya da henüz var olmayan türlere bakmaya zorluyor. Bu yüzden iklim sanatını sadece psikolojik mesafeyi azaltan bir araç olarak düşünmek de doğru değil. Çünkü bu sanatın çeşitliliğini, biçimini ve iklimle kurduğu ilişkiyi de daraltıyor, daha karmaşık hale de getiriyor. Belki daha verimli bir kavram olarak hani "estetik yeniden ölçeklendirme" olabilir, bu konuşuluyor. Sanat krizin devasa ya da yavaş ölçeklerinden bir kesiti duyuların, bedenin ya da kamusal mekanın ölçüsüne çevirebiliyor. Ve bazen de günlük ölçeği kırıp izleyicinin insan ötesi zamana doğru genişlediğini bize aktarabiliyor.

Bunlar önemli meseleler, biraz da zor meseleler açıkçası. Çünkü her birini birbirine katmak, bir şey söylediğinde onun arkasında ya da karşısında başka bir şey söylemek durumunda kalıyorsun ya da ihtiyaçlar her zaman doğru bir şekilde ya da net bir şekilde, açık bir şekilde ortaya çıkmayabiliyor. Yani her sorunun karşı bir sorusu da doğabiliyor iklim konusuyla ilgili. Bunlar önemli ve değerli meseleler. O yüzden bu çalışmayı yaparken de beni bayağı zorladı. Çünkü o işleri de göreceksiniz birazdan bahsedeceğim. Her işin arkasında başka bir soru da doğuyor. Ama günün sonunda varacağımız sonuç şu, şimdiden söylüyorum yani hani: Bu anlamda etki üretmeye devam etmek önemli aslında. Bu konunun ana meselesi bu. Umarım bunu duyduktan sonra kapatmazsınız yani. Güzel bir tartışma alanı açmak için söylüyorum. Şimdi bir ara verelim istiyorum. Bir müzik arası verelim. Victoria Blank'ten Anne LeClaire'da'yı dinleyelim. Sonra geri döneceğiz.

Agora'dasınız. Victoria Blank'ten Anne LeClaire'da'yı dinledik. Antalya'da 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde yapılacak COP 31 yaklaşırken iklim krizi yeniden bu kez diplomasi, finansman, enerji dönüşümü ve uyum politikalarının diliyle tartışılacak. Biz de bugün konunun sanat kısmını konuşuyoruz. Psikolojik mesafe araştırmaları bize şunu söylüyor: İnsanların iklim krizini kendilerine yakın hissetmesiyle eylem arasında bir ilişki olabilir tabii ama tek bir mesajın ya da tek bir sergi deneyiminin bu algıyı kalıcı olarak değiştirdiğini söylemek oldukça zor. Sanat açısından önemli olan da burada ortaya çıkıyor. Bir eserin başarısını ne kadar krizi yakına getirdiğiyle ölçmemiz doğru olmuyor. İzleyicide nasıl bir dikkat ve düşünme, konuşma alanı açtığı bu taraftan değerlendirmek çok daha anlamlı oluyor bizim için.

Bu aşamada tabii öz yeterlik var. Burada kritik bir tamamlayıcı olarak konumlanıyor bu. Bir kişi tehlikeyi çok yakın hissedebilir. Fakat kendi eyleminin ya da kolektif eyleminin hiçbir sonucu olmayacağına eğer inanıyorsa, yakınlık aslında daha sınırlayıcı, belki bir yerde felç edici hale dönüşebiliyor. Bu aynı şekilde siyaset, politik süreçler için de aslında benzer bir yanı var bunun. Tabii bunun tam tersi de mümkün. Daha uzak görünen bir gelecek, kuşaklar arası sorumluluk, bakım ya da adalet fikri üzerinden güçlü bir etik bağlılık da yaratabilir. Ama aynı şekilde işte bir uzaklık da yaratabiliyor. Agnes Denes'in Tree Mountain projesi var. Oldukça ufuk açıcı bir proje bu. Finlandiya'daki eski bir çakıl ocağında 11.000 kişinin 11.000 ağaç dikmesiyle oluşturulan ve 400 yıllık bir zamanın ufkuyla tasarlanan bir çalışma bu. Burada eserin asıl meselesi tabii ki ağaç dikmek değil. Buradaki süreç aslında çok daha uzun bir zamana yayılıyor. Bakım, sorumluluk, kuşaklar arası süreklilik fikrinin daha böyle sanatsal bir forma dönüşmesi gibi. Bu yüzden de Tree Mountain iklim krizini bize yaklaştırmak yerine aslında sorumluluğu böyle geleceğe uzatıyor ve güzel bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla iklim sanatındaki zaman siyaseti aciliyet üretmekten ibaret kalmıyor. Yani o hızla bize yakınlaştırmaktan ibaret kalmıyor. Bazen yavaşlığı, sürekliliği ve bakım emeğini de görünür kılmak politik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor.

Duygular da benzer biçimde tek yönlü çalışmıyor ne yazık ki. Hani bu sanat biçimi korku, yas, öfke, suçluluk, hayret, güzellik, umut ya da merak üretebiliyor. Birçok iş var bununla ilgili zaten. Fakat tabii ki bunlardan hiçbiri tek başına belirli bir davranışı güvenilir bir neden olarak ortaya çıkarmıyor. Mesela Paris COP 21 döneminde ArtCOP21 kapsamındaki 37 eser ve etkinlik üzerinden 883 izleyicinin yanıtını incelemişler. Ve olumlu ve olumsuz duygusal tepkilerin eser üzerine düşünmeyle, düşünmenin de beyan edilen iklim politikası desteğiyle ilişkilendirilebildiğini anlamışlar. Bir işten daha bahsedeceğim. Boston'da gerçekleştirilen Future Shoreline sanat projesi var. Bu 2024 yılında yayımlanan bir araştırma. Üstüne bu projeden biraz bahsedeceğim kamusal sanatın iklim algısı üzerindeki etkisine bakıyor. Nasıl yapıyor bunu? Bir parantez açayım burada. Boston'da gerçekleştirilen Future Shoreline, deniz seviyesinin yükselmesini ve buna karşı geliştirilen kıyı koruma çözümlerini kamusal alanda görünür hale getirmeyi amaçlayan bir sanat projesi aslında. Carolina Aragón'un işi bu iş. Eserle karşılaşan bazı katılımcılarda risk algısı, kişisel sorumluluk ve topluluk düzeyindeki katılım gibi alanlarda değişmeler görülmüş. Fakat bütün etkiler aynı dönemde olmamış tabii ki. Benzer biçimde sanal gerçeklik ve yerel risk mesajları üzerinde yapılan başka çalışmalarda da iklim krizini yakına getirmenin bazı algıları etkileyebildiği ama davranış değişikliğinin genellikle sınırlı kaldığını gösteriyor. Zaten önemli konulardan bir tanesi de bu. Yani yakınlık, duygu ve harekete geçme arasındaki ilişki tek bir formülle açıklanamıyor. İklim duygularını da tam da bu yüzden sadece iletişim tekniği olarak görmek, yine sanatı da böyle bir araç olarak görmek, yani doğru değil, sorunlu bir yaklaşım bu.

Mesela aşırı hava olayları, kayıplar, yerinden edilme konuları, geleceğe dair tehdit algısı, anksiyete, depresyon, travma sonrası stres yani çeşitli ruh sağlığı sonuçlarıyla da ilişkilendiriliyor bu. Bu yüzden sanat kurumunun amacı izleyiciyi mümkün olan en yüksek düzeyde kaygılandırmak olamıyor tabii ki. Zaten bu doğru bir yaklaşım da olmuyor. Aynı şekilde her sergiyi işte umut mesajıyla kapatmak da çok doğrudan, otomatik bir fikirmiş gibi doğru bir çözüm olmuyor. Duygunun politik ve toplumsal karşılığı, kişinin kendisini etkin hissedip hissetmemesine, kolektif eylem kanallarına, kurumlara duyduğu güvene, ekonomik koşullara, içinde bulunduğu toplum normlarına da bağlı. Yani küratoryal açıdan asıl soru bir bakıma şu olabilir: Bir eser sadece felaketi mi gösteriyor yoksa izleyiciyle bu felaketin nedenleri, aktörleri, ölçekleri ve müdahale alanları hakkında düşünme imkanı mı açıyor? Açıkçası bunlar güzel sorular olurdu diye düşünüyorum ben.

Ice Watch diye bir iş var. Biraz önce de bahsetmiştim. Bu bahsettiğim tartışmanın en tanınmış örneklerinden biri. Eliasson ve Rosing'in işi ilk kez 2014'te Kopenhag'da, ardından da 2015'te COP 21 sırasında Paris'te, sonra 2018'de Londra'da gösterilmiş. Grönland buz tabakasından koparak Nuuk yakınlarındaki fiyorda ulaşan büyük buz parçalarını kamusal meydanlara getiriyor. İzleyiciler buzlara dokunabiliyor, onun çatlaklarını görüyor, erimeyi saatler ve günler boyunca izleyebiliyor. Eser, mesela burada bilimsel bir ölçüm cihazı değil ya da çok korkutucu bir şey vermiyormuş gibi duruyor. Ama buzun küçülmesi, tek başına Grönland'daki toplam buz kaybının sayısal kanıtı tabii ki sayılmıyor. Fakat uzak bir kutup sürecini kentte doğrudan deneyimlememize olanak sağlıyor. Bu da çok uzun zaman ölçeğinde gerçekleşen bir değişimin günlük hayatın içinde nasıl göründüğünü bize anlatıyor, bunu görünür kılıyor. Yani buradaki estetik başarı da tam olarak kanıt olmamasında yatıyor. Bilimsel kanıt tabii ki uzun süreli ölçüm dizileri, uydu gözlemleri falan hani bunlar bu modellerle kuruluyor ama eser de bilginin zamansallığına, dokusuna, kırılganlığına düşünce alanı açıyor. Psikolojik mesafe açısından Grönland'a gitmemiş bir izleyicinin buza dokunması güçlü bir yakınlık deneyimi oluşturabiliyor. Yani bir bakıma Ice Watch uzaktaki buz kaybını kentte karşılaşılabilir bir fiziksel olaya dönüştürüyor. Böyle bir estetik strateji kuruyor.

Eser tabii ki aynı zamanda iklim sanatının kendi ayak izini de görünür kılan ender vakalardan biri işte. Biraz önce bahsettiğim "soru soruyu doğuruyor" konusuna geldik. Buzun Grönland'dan Avrupa'ya taşınması, lojistik kaynak ve enerji kullanımını gerektiriyor tabii ki. Londra kurulumu için karbon ayak izi hesaplaması yapılıyor. Bu toplam yaklaşık 30 ton. Bu raporlama da eseri aslında ekolojik açıdan kusursuzluğun ötesinde bir yere getiriyor. Yani hani bir mesaj taşıyoruz burada ama başka bir gerilim alanı açılıyor. Yani sen de benzer şekilde bir sorun yaratıyorsun gibi. Yani iklim temalı sanatı değerlendirirken eserin ne söylediği, hangi malzemeyle, hangi taşıma sistemiyle, ne kadar enerji kullanarak ya da işte sergi sonunda mesela nasıl bir yaşam döngüsüyle üretildiğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu eser biraz buna da alan açıyor. Bunu da yakın şekilde görmemizi sağlıyor.

Maya Lin'in 2021'de Madison Square Park'ta gerçekleştirdiği Ghost Forest işi var. Bu da yine başka bir yeniden ölçeklendirme biçimi kullanıyor bu anlamda. Yani taşıma ve yer değiştirme olarak düşünebiliriz bunu. Biraz önceki buz kütlesini getirmek gibi. Manhattan'ın merkezinde yaklaşık 12 metre yüksekliğinde 49 ölü Atlantik Beyaz Sedir ağacı yerleştiriyor. Ağaçlar zaten kesilmesi planlanan ölü örnekler arasından seçiliyor. Kıyı ekolojisindeki "Ghost Forest" olgusu yani eskiden canlı olan ormanlık alanların ağaç ölümleriyle daha hayaletimsi bir gövde topluluklarına dönüşmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi, arazi kullanımındaki sıkıntılar ve tahliyelerle bağlantılı bir süreci aktarıyor bize. Lin'in yaptığı da bu ölü ağaçları yaşayan bir kent parkının tam ortasına taşıyarak ekolojik kaybı günlük görsel bir düzeye, bir merkeze yerleştirmesi. Oldukça etkileyici bir iş bu da. Şimdi bir şarkı arası verelim. Çünkü konu da yoğun. Sıkılmadan dinleyin istiyorum. Stacey Kent'ten "Ces Petits Riens"i dinliyoruz.

Agora'dasınız. Stacey Kent'ten "Ces Petits Riens"i dinledik. Sanatla ekoloji arasındaki bağı konuşuyoruz. Yine bu sanat işlerinden devam ediyoruz. Pınar Yoldaş'ın Fazlalıklar Ekosistemi yani An Ecosystem of Excess'i var. 2014'te Berlin'de sergileniyor bu proje. Plastikle yoğun biçimde kirlenmiş bir okyanus ortamının yaşamında nasıl farklı yollar geliştirilebilir sorusundan hareket ediyor. Biraz da böyle spekülatif bir iş bu. Çıkış noktası olarak plastik tüketebilen hayali organizmalar üretiyor Pınar Yoldaş. Bu organizmaların da anatomik parçalarını tasarlıyor. Mesela Stomaximus gibi bir organ var. Burada bu proje için ürettiği hayali bir sindirim organı bu aslında. Lütfen siz de hani açın tekrar görebilirsiniz. Fazlalıklar Ekosistemi, Pınar Yoldaş'ın işi. Böyle biyolojik yapılar, parçalar ortaya çıkarıyor. Burada da işte böyle bir ayrım doğuyor. Yani gerçek bir kirlilik olgusunu hayali bir biyolojiye açıyor gibi. Farklı bir ekosistemi o plastiklerden doğuruyor gibi. Süreç gerçekten bu çöp alanları üstünde başka bir sistem yaratılması ve geleceğin de bununla ilgili daha yapaylaşmaya dönüşmesi gibi bir düşünsel alan da açıyor açıkçası.

Bir araştırma var. Büyük Pasifik Çöp Alanı üzerinde 2018'de yayımlanmış. Hakemli de bir araştırma bu. Yaklaşık 1.6 milyon kilometrekarelik bir dağılım alanında en az 79 bin ton plastik ve yaklaşık 1.8 trilyon parça tahmin etmiş, bunu öngörmüş. Tabii bu sayılar ölçüme, modellemeye dayalı bilimsel tahminler bunlar. Yani Pınar Yoldaş'ın organizmaları bu tahminlerin modeliyle çok ilişkili değil. Ya bu rakamları biz veriyoruz. Kendisi de belki bu süreçte, sergi sürecinde, belki metinlerde, belki konuşmalarında veriyor. Ama burada Yoldaş spekülasyon aracılığıyla başka bir soru, başka bir varoluşsal düşünce yapısını ortaya koyuyor. O yüzden Fazlalıklar Ekosistemi, daha böyle sanat ve bilim ilişkisinin hakikaten öğretici işlerinden biri bence. Yani bilimsel olgu ile sanatsal spekülasyon arasında bir mesafe var. Biraz önce de söylediğimiz gibi, uzun süredir anlattığımız gibi. Bu mesafeyi biraz görünür kılıyor bu iş bence.

Türkiye bağlamında Cooking Sections'ın SALT Beyoğlu'ndaki bir işi var. O da 2021'de gerçekleşiyor. Yani Nisan ve Ekim arasındaki bir süreçte. Adı İklimcil: Mevsimler Sürüklenirken. Burada iklim krizini gıda sistemi üstünden tartışıyorlar. Bu işi aslında özel bir yerde tutuyor. Oldukça iyi. Başka bir taraftan bakıyor bu işe. SALT'ın tanımında İklimcil, insan faaliyetleri iklimleri değiştirirken nasıl besleneceğimiz sorusuna odaklanan hem sergi hem de işbirliklerine dayalı bir kamu programı olarak açıklıyor SALT bunu. Kuraklık döngüleri, bozulmuş yağış rejimleri, kıyı dönüşümleri, göçler, tür göçleri, sulak alanların kayıpları, balık çiftlikleri, doğurganlık meselesi gibi hani mevsim fikrinin artık sabit ve güvenilir bir arka plan olmadığını gösterecek biçimde birbirine bağlanıyor. Projenin Türkiye'ye özgü kısmı ekolojik dönüşümü günlük yeme biçimleri ve coğrafi hafıza üzerinden açıyor. Bu da önemli. Mesela 1941'deki 1. Coğrafya Kongresi'nden miras kalan 7 bölge anlatısı. İklim, toprak, bitki örtüsü ve tarımsal ürünlerle kurulan böyle daha tanıdık bir coğrafya şemasını temsil ediyor. Cooking Sections da bu sürecin, bu sabitliğin, bu gerçekliğin nasıl bugün aşıldığını sorgulamaya çalışıyor. Meteorolojik ölçümlerin düzenli tutulmadığı dönemde Anadolu'daki kuraklık ve kıtlıkların izlerini belki gazete kupürleri, şiirler, fosil yapraklar, ağaçlar üstünden okumaya çalışıyor. Bu da oldukça aslında önemli bir konu. Ya da mesela Karadeniz'in Akdenizleşmesi fikri üstünden su sıcaklığı ve tuzluluğun değişmesi fikriyle ele alınan işler var. Çevresel kayıplara, İstanbul çevresindeki bu alanlardaki su kayıplarına dikkat çeken işler var. Yani balık çiftlikleri keza biraz önce de söylediğim gibi. SALT'ın bu programında daha böyle genetikçe yürütülen DNA çalışmaları da var. O da doğrudan bilimsel araştırmayla işin birlikte yapıldığı bir proje olarak karşımıza çıkıyor. Önemli farkı, eserle araştırma yapısı arasındaki bulanıklığı. Yani bilim insanları, üreticiler, yerel bilgi taşıyıcıları, konuşmacılar, saha araştırmacıları... Bunlar zaten küratoryal formun bir parçasılar.

Böyle düşününce proje her ne kadar 2021 yılında yapılmış olsa da bugün COP 31 öncesinde konuşmaya değer olduğunu düşünüyorum ben. İklim politikasının soyut hedeflerini, suya, gıdaya, toprağa, tarıma ihtiyacını daha böyle kamusal hale, toplumsal hale getiriyor. Yani sanat kurumu bu süreçte bilimin sonuçlarını daha görselleştiriyor, daha vitrin haline getiriyor. Bir yerde dediğimiz araç halini alırken aynı zamanda ciddi de bir etki yaratıyor kendisi. Bu dili çok da abartmamak gerekiyor. Yani bir sanat projesinin gıda sistemlerini tartışması bunu tamamen iyileşmeye yönelik etkin bir adımdır anlamına gelmiyor. Bunu sürekli söyleyeceğim muhakkak. Ama çok önemli, yadsınamaz bir gerçeklik. İnsanlarda önemli etki yaratacak bir araç.

İstanbul Bienali'nden de bahsetmek istiyorum. Yedinci Kıta, 16. İstanbul Bienali başlığı buydu. 2019'da düzenlendi. Burada insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde bıraktığı büyük ve kalıcı etkileri Antroposen kavramı üstünden tartışmaya açıldı. Yedinci Kıta adıysa Pasifik Okyanusu'ndaki büyük plastik atıkların birikimini bir kıtaya benzeten güçlü bir metafordan geliyordu. Bienalin de kendince eleştirileri vardı. Bu işlerin her birinin zaten eleştirileri var. Yani hangi iş eleştirilmiyor ki? Bu da başka bir konu ama biz oraya değinmeyeceğiz. Burada bienalin önemi aslında plastik kirliliğini çevresel bir sorun olarak ele almıyor... Tabii ki öyle ama bunun yanında plastik burada insanın üretim ve tüketim biçimlerinin gezegen üzerinde bıraktığı izin bir simgesine dönüşüyor. Yani bienaldeki farklı işler, mesela atık, ekolojik yıkım, insanın diğer türlerle olan ilişkisi, doğayla kurduğu ilişki, sınırlar üstünden bu meseleyi çok geniş bir çerçeveye taşıyor, böyle bir düşünsel alan açıyor. Dolayısıyla Yedinci Kıta, ekoloji meselesini bilimsel verilerin ötesine, araştırmaların ötesine daha metaforik, daha yorumsal, daha eleştirel bir alana taşıyor diyebiliriz. Şimdi bir ara verelim, bir müzik arası verelim. Laza Bossa'dan Seven Nation Army'i dinleyelim.

Agora'dasınız. Laza Bossa'dan Seven Nation Army'i dinledik. COP 31 yaklaşırken iklim sanatından, onun hallerinden, etkilerinden ve olası etkilerinden bahsediyoruz. Bienalden bahsediyorduk. Şeyde, 16. İstanbul Bienali'nden, Yedinci Kıta konulu bienalden. Ama işte burada Antroposen kavramı beraberinde önemli bir politik soruyu da getiriyor, bunu da söylemek lazım. Yani insan faaliyetlerinin gezegeni değiştirdiğini söylemek doğru fakat bu değişimde bütün insanların eşit sorumluluğa sahip olduğunu söylemek de tabii ki mümkün olmuyor. Mesela sera gazı emisyonları, kaynak tüketimi, ekonomik güç, karar alma kapasitesi, ülkeler, toplumlar... Bunları zaten doğrudan her biri eşitmiş gibi düşünmek de doğru değil. Çünkü her biri zaten eşitsiz şekilde dağılıyor. "İnsanlık gezegeni yok ediyor" gibi çok genel bir ifade, sorumluluk alanlarını bence biraz sığlaştırıyor gibi. Çünkü bu farkları da görmek gerekiyor. Yani şey de önemli; kim daha fazla kaynak tüketiyor, kim daha fazla emisyon üretiyor, krizin sonuçlarından kim daha fazla etkileniyor, karar verici kim gibi sorular var. Politik ya da ekokritik olarak ekoloji tam da bu soruları sanat tartışmasının içine böyle doğrudan oturtuyor. İklim krizinin fiziksel nedenlerini çok inkar etmeden bu krizin ekonomik, politik ve toplumsal eşitsizliklerle nasıl iç içe geçtiğini de bir şekilde görünür kılıyor. Bu noktada işte Yedinci Kıta önemli. Ekolojik krizi "doğaya ne oluyor?" sorusuyla vermiyor sadece. Yani bu dönüşüm nasıl ortaya çıktı? Sorumluluk nasıl dağılıyor? İnsan kendisini gezegenin neresinde konumlandırıyor? Bütün bunlarla birlikte bir düşünce alanı açmaya çalışıyor açıkçası.

Şimdi bu altı iş de bir yan yana geldiğinde mevzu sadece bilimsel bir şeyleri ortaya koymak ya da işte ortak bir estetik form üretmekle sınırlı kalmıyor. Bunun ötesine taşınıyor. Burada ortak bir ölçek problemi görüyoruz aslında. Yani bunu demek çok yanlış olmaz. Ice Watch mesela erimeyi, geçiciliği anlatırken Ghost Forest ölümü, yer değiştirmeyi anlatıyor. Tree Mountain büyümeyi, kuşaklar arası süreyi, bakımı anlatıyor. Ecosystem of Excess henüz gerçekleşmemiş olan biyolojik olasılığı bize anlatıyor. Bir hayalle, bir yorumla göstermeye çalışıyor. İklimcil, günlük gıda altyapısını gösteriyor. Göstermeye çalışıyor en azından. Yedinci Kıta, daha kurumsal metaforik bilginin dolaşımını kullanıyor. Bu çeşitlilik iklim sanatını; ekolojik sanatı, felaketi gösteren sanat diye adlandırmıyor. Zaten sığ kalırdı demeye çalışıyoruz bu şekilde. Hani çok daha çeşitli ve kapsayıcı olduğunu görmemizi sağlıyor. Yani kimi iş felaketin belki imgesini yoğunlaştırıyor. Kimisi bakım süresini uzatıyor, daha uzun bir vadeye yayıyor. Kimi henüz var olmayan bir organizma tasarlıyor, daha vurucu bir şey, daha spekülatif bir şey yapmaya çalışıyor. Kimisi verilerin hangi kurumlar aracılığıyla dolaşıma girdiğini sorguluyor. O yüzden bu ortaklık gerçekten bu işlerde güzel bir ortaklık bence.

İkinci ortak nokta ise duygu ile düşünce arasında kurulan bağ. Şimdi iklim sanatının politik değeri izleyiciyi ne kadar şok ettiğine indirgenemiyor. İndirgenmemeli de. Yani şok tabii ki dikkat yaratabilir. Fakat yoğunluk, savunma ya da kaçınma da üretebilir. Yani güzellik... Kayba bakmak için süre açabilir. Ama yıkımı estetik tüketime dönüştürme riski de taşıyor bu. O yıkımı sadece bir tüketim nesnesi, estetik bir tüketim nesnesi haline getirmek tuhaf bir yerde konumlanıyor. Umut ya da eyleyebilirlik hissi de üretebiliyor bu aynı zamanda. Fakat yapısal sorunları daha bireysel iyimserliğe indirgeme tehlikesi var burada. Bu yüzden zaten küratoryal tasarımda "korku mu, umut mu" ikiliğinden çok, biraz önce söylediğimiz gibi daha üretken, daha bize düşünsel alan açan, duyguyu, düşünceyi, bilgiyle harmanlayan, bu bilgilerin doğruluğunun da çok önemli olmadığı—yani yorum ve işte gelecek spekülatif işlerden de bahsediyorum—olmadığını ama bizi bu anlamda düşünmeye iten kanalları görmemizi sağlayan işler önemli. Bu ortaklık da bu altı işte var aslında, o bakımdan da güzel.

Bunlar arasındaki üçüncü ortak nokta, bilimsel gerçekle estetik gerçeğin aynı şey olmadığı konusu. Yani bilim doğrulanabilir ölçümler, yöntemlerle bize tekrar tekrar karşımıza gelen bir doğruluğu olan bilgiler silsilesi iken sanat çok daha metaforik, spekülatif, daha kurgu, daha duygusal çelişkiler yaratan bir iş. Daha malzeme üstünden işliyor. Dolayısıyla verimli sanat-bilim ilişkisini bu farklar nezdinde gözetmek çok daha önemli. Üretirken sadece sanatı biçimsel olarak görmemek, aynı zamanda da sadece bilimsel bir veriyi bize veriyormuş gibi görmemek de önemli. Bu da ciddi bir nokta yani.

Bir de sanatın kendi maddi, fiziksel ekolojisi de önemli. Yani iklim hakkında üretim yapmak, iklim etkilerinden muaf bir faaliyet değil tabii ki. Biraz önce en başlarda da konuştuğumuz gibi "soru soruyu doğuruyor" dediğimde. Bunun lojistiği var, uçuşları var, malzemeleri iklimlendirmesi, soğutması... Fiziksel bir iş dönüyor aynı zamanda. Hatta ziyaretçinin ayak izi bile bu işin içine girebiliyor. Ama tabii bunu söylediğimde de burada bir ikiyüzlülük yok aslında. Bunu bu şekilde ölçmek de yine sığ oluyor. Şeyi de düşünmek gerekiyor yani bu kurulumlar, malzemeler, bu enerji, bu tüketim... Bunların hepsi hakikaten çok önemli konular. Bunları da göz ardı etmemek gerekiyor. Yani Ice Watch nasıl bu karbon hesabı açısından önemli bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Mesela iklim meselesinin müze, bienal ya da sanat kurumlarının gündemine daha fazla girmesi artık çok önemli. Bu yüzden de. Ve dönüşüm de yaratıyor bu aynı şekilde. Çünkü çevre krizi artık sadece bilimsel bir taraf ya da politika yapıcılar tarafından, aktivistler tarafından konuşulan bir şey değil; gündelik hayatta var artık ve bu herkesin yaşamına doğrudan etki ediyor. O yüzden hani Türkiye'de de, dünyada da bu meselenin sanat alanında daha fazla konuşulur, görünür hale gelmesi gerçekten önemli.

Bir dönem, yıllarca önce petrol firmalarının sanat kurumlarına destek verdiği bir dönem var. Daha önceki şeylerde, programlarda birinde de bahsetmiştim. Bununla mücadele edildi ve artık sanat kurumları bu tarz kurumlardan böyle destekler almıyorlar. Ama bu da hakikaten böyle görüntüde bir şeydi. Bu bilgiyi verdikten sonra, COP 31 bağlamında gerçekten güçlü bir ayrım yaratılabilir sanat anlamında. COP toplantıları işte devlet müzakerelerinin yanında sivil toplum, bilim, iş dünyası, yerel yönetimler, kültür aktörleri, yan etkinlikler, sergiler, kurumlar... Bir büyük platformlara dönüşmüş durumda. Antalya'daki zirvede de resmi müzakere alanıyla daha geniş katılımın gerçekleştirildiği açık programlar da var, kamusal alanlar da oluşacak. O yüzden oldukça önemli sanat kurumları için bu fırsatı değerlendirmek ve sadece COP logosuyla, COP 31'le uyumlu temalarla iş üretmek, etkinlik üretmek değil ama bu anlamda daha sınırları genişleyen işler yapabilmek oldukça değerli. Umarım bu sorular da sorulmaya devam eder. Mesela uyumdan bahsediliyor. Uyum hakikaten ne anlama geliyor? Yani kıyı bir mahallede, kuruyan derelerin yatağından göç etmek zorunda kalan topluluklar için ne anlama geliyor bu? Kültürel miras mesela, kayıplar, zararlar, tarım... Bunların hepsi sanatta da iş yaparken de sorulması gereken sorular bunlar, sadece politika yapıcıların birlikte konuştuğu sorular değil, daha geniş bir çerçevede alan açılması gereken konular.

Sonuç olarak iklim sanatını da bilimsel veriler ve estetik bir göstergenin birlikte hareket ettiği güzel bir yol olarak değerlendirebiliriz. Hiç bilimsel veri olmadan sadece sanatçının spekülasyon yaratmak amacıyla yaptığı bir iş olarak, bir deneyim, bir hafıza, bir etki yaratma amacı olarak düşünebiliriz. Ama burada düşündüğümüz konu "çok fazla bununla ilgili iş yapalım" ya da "çok sarsıcı iş yapalım"dan ziyade daha geniş düşünsel sorularla alan açmak, kişilerin daha fazla düşünmesine olanak sağlamak diye düşünüyorum ben. COP 31 yaklaşırken belki de asıl mesele iklim krizini bildiğimiz bir gerçek olarak konumlandırmak ve konuşmak değil de birlikte nasıl yaşayacağımızı yeniden düşündüğümüz bir ortak alan haline getirmek. Nasıl bu alanı yaratacağız sorusunu sormak önemli. Artık Agora'yı kapatıyorum. Brockie Conway'den Dancing at the Edge of the World'ü dinleyerek bu bölüme veda ediyoruz. Agora'yı dinlediğiniz için teşekkür ederiz.